Tarih

16 Eylül 2014
21 Zi'l-ka'de 1435

BÖLÜMLER

  Bir Dünya

  Dini Bilgiler

  Yazı-Şiir

  Tarih

  Genel

  Mizah

Son Dakika

Erzurum Slayt

Ziyaretçi Sayımız

Aktif Ziyaretçi 1
Dün 100
Bugün 52
2005'ten beri Toplam:
706668
kişi sitemizi ziyaret etmiştir.
IP 54.161.166.171


En iyi 1024*768
çözünürlükte izlenir.

Deniz Feneri

Deniz Feneri Derneği

"Komşusu aç iken kendisi tok yatan bizden değildir!" (Hadisi Şerif).
Komşumuzun bırakın aç-açıkta olduğunu ismini bile bilmiyor ilgilenmiyoruz! Bu hadisi şerif bir mizan ise bu mizana ne kadar uzağız. Şükürler olsun ki Deniz Feneri gibi bazı yardım kuruluşları var da sosyal yapıdaki dengesizlikleri-yarışı, yardımlaşmaya dönüştürüyor.

Başörtüsü

BAŞÖRTÜSÜ

Başörtüsü! Şükürler olsun artık kamuda başörtüsü serbest:) İnancımız gereği buluğa eren her kadının örtülmesi gereken tesettürün parçası başörtüsü için, başta dini kullanan ilahiyatçı bazı proflar sulandırarak Kur'an da başörtüsü ile ilgili ayetlerin olmadığıyla ilgili bazı çevreleri hoşnut eden beyanatları ile direnişi kırma çabaları oldu. Bazı sivil toplum kuruluşları ve siyasi partiler bu açıklamaları senaryoları gereği kullanıp kamuoyunu yanlış yönlendirmeye çalıştılar. Şükürler olsun, alimlerimiz bu noktada hakikate ayna oldular, fitneyi bertaraf ettiler. Allah razı olsun.

Milli mücadelenin sembollerinden Sütçü İmam gibi, İslamda ilk kan dökülmesi olayı başörtüsü-tesettür yüzünden olduğu bilinciyle hareket eden, bu mücadelede hiçbir parti sendika vs. gözetmeksizin destek verenlere selam olsun. İki rekat şükür namazı kılınması iyi olur.

 

TARİH  

12 Ciltlik Yalan Söyleyen Tarih Utansın Kitabının Son Altı Cildinin Özeti

Kıymetli ziyaretçiler,
12 ciltlik Yalan Söyleyen Tarih Utansın kitabının son altı cildinde kendime göre çok önemli gördüğüm, hulasa şeklinde aldığım notları sizlerle paylaşmak istedim. Elbetteki özet olduğu için okurken zihniniz yorulabilir, bazı konuları yerli yerine oturtamayabilirsiniz. Ben, başlı başına bir başucu kitabı olduğunu düşündüğüm bu şaheserin tamamını okumanızı öneririm. Belki dili biraz ağır, üslubu ise kaba gelebilir. Ancak bunlar dışında tartışmasız gerçekleri aralama gayreti içerisinde yazılmış paranızın karşılığını veren ender kitaplardandır.

www.kitapyurdu.com'dan satın al

*** yalan söyleyen tarih utansın - 6. cilt ***

Enver Paşa'nın doğumu 1881 yılındadır.

Sarıkamış faciası akabinde Enver Paşa alelacele Erzurum'a sonra İstanbul'a kaçmıştır.

Enver Paşa, İstanbul'da yeni çılgınlıklar yaparken, Van düşman istilasına uğramış, bilahare Muş ve Bitlis'i ele geçiren Moskof, Ermeni komitacılarla beraber o havalide görülmemiş bir katliama girişmiş, böylece Sarıkamış harekatı bir taraftan 60 bin askerin hayatına mal olurken; diğer taraftan da, bu katliamlarda binlerce Türk öldürülmüştür!... (YSTU; 6 ; 28)

Cemal Paşa'ya Sultanlık teklifi Ruslar tarafından düşünülmüş bir plandır. (YSTU; 6 ; 23)

"Bir tarafta zengin petrol kaynakları, diğer tarafta petrol peşinde koşan sömürgeci devletler arasındaki müthiş rekabet!.

Kirli, kanlı ve karanlık bir devir..." (YSTU; 6 ; 110)

"Ağaç sapı kendisinden olan bir balta ile kesilir."(YSTU; 6 ; 110)


"Yağma Hasan'ın böreği..."
Ölmeden bilinmedi kadri,
Babam Abdülhamid Han'ın;
Hiç kimseye baki değildir,
İtibarı bu fani cihanın... (Ayşe Osmanoğlu)

İngilizlerin Kudüs'ü elimizden alması akabinde müttefikimiz Avusturya'nın başkenti Viyana'da bir otelde bulunan Mehmet Akif, kilise çanları ve halk gösterileri ile bir zafer kazanıldığını sanmış fakat sonunda bu sevinç tezahürünün, Kudüs'teki hilali terk edip yerine haça kavuşmuş olduğunu anlar. (YSTU; 6 ; 121)

"Başkalarını gelişi güzel taklit etmek...

Süleyman Nazif Bey, I. Cihan harbi zamanı gazetecidir.

Ahmed İzzet Paşa kabinesi Vahidettin tarafından imzalanan Mondros Teslimnamesi sonucu selameti firarda bulan İttihatçılar, o anlaşmanın ertesi günü toplanmış ve İttihat ve Terakki'yi feshederek "Teceddüd Fırkası"nı kurmuşlardır. (YSTU; 6 ; 190)

İsmail Hami Danişmend'e göre; I. Cihan Harbi'nden sonra elimizden çıkan ülkeler; Hicaz, Yemen, Asir, Irak, Suriye, Filistin, Lübnan, ve Mısır'dır.

Asker zayiatımız ise; 3.842.580 dir. 550 bin şehit; 889.364 malül; 300.731 kayıp; 2.307.841 yaralı, 129.664 esir vardır.

Tevfik Fikret'in oğlu Haluk, Robert Kolejinden 1911'de İskoçya'ya gitmiş, mürted olup 1913'te Amerika'ya yerleşmiş önce rahip yardımcısı 1956'da da rahip olmuştur. (YSTU; 6 ; 214)

Damat Ferit Paşa, sadarete geldiğinde hem ittihatçılardan intikam almak hem de İngilizlere hoş görünmek için Divan-ı Harp kurdurmuş ve İttihatçıları tevkif ettirmiştir. Divan-ı harbe gidenler, Süleyman Nazif'e göre "Hayvanların bile duramayacağı yer olan" Bekirağa Bölüğüne konulmuşlar daha sonra ise Malta'ya sürülmüşlerdir. (YSTU; 6 ; 245)

İttihatçılar, adam öldürmeyi Balkan komitacılarından, kirli ve karanlık işleri ise mason localarında farmasonlardan öğrenmişlerdir.

Manda: Türk Wilsoncular Birliği (ABD yanlıları) Kurucuları: Halide Edip, Yunus Nadi, Ahmet Emin, Dr. Cerlal Muhtar, Ali Kemal, Celal Nuri, Necmettin Sadık, Mahmut Sadık. (YSTU; 6 ; 260)

İsmet İnönü'de manda istiyyordu. Amerikan mandasından yana idi. Bunu Kazım Karabekir Paşaya yazdığı mektupla açığa vuruyordu.(YSTU; 6 ; 263)

Damat Ferit Paşa, Devlet-i Aliye'ye sadrazamlık değil, İngilizlere uşaklık etmiştir. İngilizlere hoş görünmek için Ermenilerin Anadolu'dan sürülmesini öngören kanunu uygulayan Vali ve görevlilerden bazılarını astırmıştır..! (YSTU; 6 ; 291)

İzmir'in işgalinde Yunanlıların irtikap ettiği alçaklığı böylesine ters-yüz etmesini bilen Venizelos şarlatanının, bilahare Lozan'da yüzüne tükürmek gerekti; ama yazık ki, bunu İsmet (İnönü) Paşa yapamamış ve beceriksizliğiyle Venizelos'a, "Mağlup olduğum masadan galip kalktım!..." dedirtmiştir.. (YSTU; 6 ; 305)

Ermenilerin Sevkiyat Kanununu, Prens Said Halim Paşa Hükumeti 27 Mayıs 1915 tarihinde hazırlamıştır. (YSTU; 6 ; 338)

Bu kanuna yanlışlıkla "Techir Kanunu" denilmiştir. Böyle bir isabetli kanunun çıkarılmasını lazım gören, ittihat ve Terakki iktidarıdır. (YSTU; 6 ; 340)

I. Cihan Harbi sonundaki Mondros Mütarekesinin (teslimnamesinin) imzasını müteakip İngiliz uşağı Damat Ferit Paşa, "Sevkiyat Kanunu"nun tatbiki sırasında görevli olanları yakalatıp Bekirağa bölüğüne doldurmuştu. (YSTU; 6 ; 341)

Urfa Mutasarrıfı Nusret Bey'in, Sevkiyat Kanununun tatbikinden dolayı idamı adli bir rezalettir.

Ermeni meselesinin çözümü tarih şuurundadır. (YSTU; 6 ; 350)

*** yalan söyleyen tarih utansın - 7.cilt ***

Mustafa Kemal Paşa'nın askerlikten ayrılması 8 Temmuz 1919'dur.

Sultan Vahdettin'in iradesi olmadığı halde Dahiliye Nazırı Ali Kemal'in, Mustafa Kemal'in vazifeden alındığı hakkında birbiri peşi sıra tamimler yayımlanması hükumet arasında anlaşmazlığa sebep olmuş ve sadrazama vekalet eden Şeyhulislam Mustafa Sabri Efendi başta olmak üzere hükumetin milli duygularla yoğrulmuş üyeleri Ali Kemal'i istifaya mecbur etmişlerdir. (YSTU; 7 ; 21)

30 Haziran 1919 tarihinde M.Kemal aldığı telgraflarda İngilizler'in hukümeti tazyiğinden bahsedip, Anadoludaki vazifesinden ayrılmayacak iki ay (hava değişimi) olarak istenilen şehirlerde bu değişimi gerçekleştirmeyi öneriliyor. Bu öneri Sultan Vahdettin'in tavsiyesi olması manidardır. (YSTU; 7 ; 26)

Sultan Vahdettin'in M.Kemal Paşa'ya "hava değişimi" tavsiye eden telgrafından bir hafta sonra M.Kemal Paşa askerlikten istifa etmişti. (08 Temmuz 1919)

Kavaklı Fevzi Paşa devrin İstanbul hükumetinde Harbiye Nazırı Mareşal Fevzi Çakmak'tır.

Birinci Büyük Millet Meclisi'nin amaçlarından ikinicisi hilafet ve saltanatı kurtarmaktır. (YSTU; 7 ; 96)


Asım'ın nesli diyordum ya... Nesilmiş gerçek;
İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyecek.

Sultan II. Abdülhamid Han'ın açtığı çeşitli mekteplerden yetişen münevver Türk evlatlarının mühim bir kısmı Çanakkale'de şehit düşmüş ve bu acı kaybı ıstırabı daha sonraki yıllarda olanca dehşetiyle çekilmiştir...


Ey şehid oğlu şehid! İsteme benden makber,
Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber!.

Sultan Abdülmecid'in yıllarında (1839 - 1861) şehzadelerin çocuk sahibi olmaları yasak edilmiş, kardeşi Sultan Abdülaziz ise bu yasağı kaldırmıştır. (YSTU; 7 ; 97)

Meclis Başkanlık divanı kurulmuş, M.Kemal Paşa birinci başkanlığa, Celaleddin Arif Bey ikinci başkanlığa seçilmişlerdir. Celaleddin arif Bey, İstanbul'da, 16 Mart 1920 günkü düşman işgalinde, İngilizlerce basılan ve bazı millet vekilleri zorla alıp götürülen ve sonraları Malta adasına sürgün edilen son Osmanlı Mebusan Meclisinin de başkanıdır.

İlk kurulan istiklal mahkemesinin savcısı yoktur.

31 Temmuz 1922 tarihinde bu mahkemelerin de savcısı olmuştur. Bu mahkemeler birbirinden oldukça farklıdır.

3 Kasım 1926 tarihine kadar çalışmalarını sürdürüp ve bu tarihte çalışmalarını tatil etmişlerdir. 4 Mayıs 1949'da da lağvedilmişlerdir.

İngiltere Hindistan'ı elinde tutabilmek için hertürlü lanetliğe başvurmuştur. Özellikle kendilerinin kurduğu Hürriyet, İstiklal gibi isimleri olan cemiyetler bilinçli şekilde kurulmuş ve bu cemiyetlerde işe yarar, okumuş, kalifiye kişileri görevlendirmiştir. Bu yolla cemiyete giren kişileri türlü galilelerle özellikle yurt dışında öldürmüştür. Bu yolla halkın bu tip cemiyetlere iltifatını azaltmıştır.

Halide Edip'in anlattıklarına göre, Sakarya Savaşında Mustafa Kemal Paşa gelen telgraflara sövüyor, aşağı yukarı dolaşıyor ve geri çekilme emri verip vermemekte tereddüt ediyordu. Yorgundu, ancak uyumuyor sürekli kahve içiyordu.

Mareşal Fevzi Çakmak Paşa, gönderdiği telgrafında Yunanlıların ricat yapacağını söylediğinde oldukça sevinmişti.

Bu arada İsmet Paşa mı? Arada bir geliyor, yorgun bir halde tahta sandalyenin üzerinde uyuklaya kalıyordu. (YSTU; 7 ; 183)

Eskişehir (Altındağ) Bozgunuyla ilgili olarak Ali Fuat Cebesoy) Paşa, Mustafa Kemal Paşa'ya sorar:

"Eğer düşman Kütahya ve Eskişehir civarında yenilmiş olsaydı, netice ne olurdu?"

M.Kemal Paşa:

"-Bu takdirde, lehimize bir barış antlaşmasını Batılılara kabul ettirmekdaha evvel mümkün olabilirdi."

Ziraat mektebinde bulunan dairesinde, başını iki elinin arasına almış, ye's içinde içinde düşünen Fevzi Paşa'ya sorulur:

- Paşa, ne haber?

Fevzi Paşa, üstü haritalarla dolu masasında başını kaldırarak:

- İsmet, eline verdiğim gül gibi kuvvetleri mahvu perişan etti! (YSTU; 7; 189)

Halide Edip anlatıyor:

Mustafa Kemal Paşa, yaverinin durmadan getirdiği haberlerin hepsine sövüyordu. Nihayet sabah oldu. Mustafa Kemal Paşa:

"- İsmet, Eskişehir savaşını kaybetti," dedi.(YSTU; 7 ; 190)

İçki yasağı kanunu 14 Eylül 1920'de kabul edilmiş, 28 Şubat 1921'de tatbikine başlanmış, 9 Nisan 1924'te ise beklenen neticenin elde edilmediği gerekçesiyle içki yasağı kaldırılmıştır. (YSTU; 7 ; 198)

Birinci meclisin Başkan vekilliğini de yapmış olan Erzurum Kümbet doğumlu Hüseyin Avni Ulaşm Bey 1945'te Nuri Demirdağ ile birlikte Milli Kalkınma Partisini kurmuş 1948'de vefat etmiştir. (YSTU; 7; 208)


Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek
Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek. (Mehmet Akif Ersoy)

Mustafa Kemal Paşa, Anadolu'da biri asker, diğeri siyasi iki kuvvete dayanmak zorunda idi. Askerlik bakımından Kazım Karabekir ve Ali Fuat Paşalar, siyaset yönünden de Rauf Bey kendisine destek oldular. (YSTU; 7; 229)

Falih Rıfkı Atay, Çankaya kitabında:

Atatürk, bir kaşma sofrada oturan bir hanıma, sofranın öbür ucunda oturan birini gösterip,

"- Bu adamın ne bayağı olduğunu bilmezsiniz" demişti; "Hani çöp tenekesi vardır. İçine her türlü sürpüntü konur. Ne kadar boşaltsanız dibine yapışık bişeyler kalır, işte bu, o şeylerdendir."

Hanım şaşırarak,

"- Aman Paşam, öyleyse ne diye sofranıza alıyorsunuz?" demesi üzerine,

"- Haa... İşte onu da sen bilmezsin kızım" cevabını vermişti.(YSTU; 7; ....)

Enver Paşa'nın kaçışı (8 kişilik tayfa içerisinde Cemal ile Talat'ta var), bir Alman vapuru ile yurdu terk edip Kırım yarımadasının Sivastopol yakınlarında karaya çıkarlar. O günlerde Kırım Yarımadası daha Almanların elindedir.

Trene binerler (Berlin'e gitmek için) yalnız yol güvenliği olmadığından gece istasyonlarda bekler, gündüz yol alırlar. İlk geceyi geçirdikleri küçük bir istasyonda sabah kalktıklarında Enver Bey'i göremezler. Eşyalarını alıp gitmiştir.

Arkadaşlarından ayrılan Enver Paşa, Kırım sahillerine iner. Kendisini esaretten dönen ve Anadolu'ya geçmek isteyen bir Türk olarak tanıtır. Bir yelkenli kiralar ve Karadeniz'e açılır! Yolda fırtınaya yakalanır. Üç gün üç gece devam eden ölüm kalım mücadelesinden sonra, yarı ölü halde tekrar kırım sahillerine çıkar. Şiddetli zatürre ile günlerce yatar. Yaşlı köy kadınları onu tedavi eder. Ve günün birinde, çok zor bir tren yolculuğu sonunda Berlin'e varır. Birkaç ittihatçıdan gayrı Berlin'de olduğunu bilen yoktur. Orada Ali Bey adı ve imzasını kullanır. Günün birinde Berlin'de bulunan Rus ihtilali liderlerinden Radek'le tanışır!. Moskova ile işbirliği mevzuunda bu liderle anlaşır ve yanına Dr. Bahattin Şakir'i de alarak teyyare ile Moskova yolunu tutar. Pilot yanlışlıkla Rusya yerine Letonya'ya iner. Tevkif edilirler.

Kendilerini, Türk esirlerini vatanlarına iade için seyahat eden Kızılay mensubu olarak gösterirler. Bir Alman askeri uçağıyla tekrar Berlin'e gelirler. Enver Paşa, tek başına bir teyyare ile Moskova yolunu tutar ancak uçak düşer ve Enver Paşa kurtulur, Berlin'e geri döner. Üçüncü defa yine teyyare ile Moskova yolunu tutar, fakat yine düşer. Estonya'da hapishaneye atılır, kaçmayı başararak tekrar Berlin'e döner! Bilahare ancak karayolu ile Moskova'ya varabilir! (YSTU; 7; 255)

Enver Paşa, Almanlar ve Ruslardan maddi ve manevi birçok destek görmüştür. Hatta aldığı paraların büyük bir kısmını Talat Paşa ve diğer İttihatçılara harçlık olarak veriyordu. Talat Paşa'ya verdiği para aylık on bin marktır. Enver Paşa'nın Türkiye'ye gelmesi problem olunca, Ruslar yavaş yavaş yardımı kısmaya başlamışlardı. (YSTU; 7; 256)

Enver Paşa, Eskişehir yenilgisinden sonra bir kuvvetle Ankara'ya gidip hükümet darbesi yapmak istemiş, olayı Ankara Hükumeti haber olmuş ve karşı bir oyun oynamışsa da, Sakarya Meydan zaferiyle bu oyun tatbik olmamıştır. (YSTU; 7; 284)

Sakarya Muharebesi dolayısıyla Ankara'dan Meclisin Kayseri'ye taşınması ile ilgili olarak daha 15 gün evvel Ankara'ya gelmiş olan Ziya Gökalp'in diğer vekiller gibi mecliste değil de Diyarbekir'e gitmeleri alay konusu olmuştur. (YSTU; 7; 289)

Milli Mücadeleye katılmayan CHP'lileri açıklayan DP kurucularından Refik Koraltan, Şükrü Saraçoğlu'nun da ismini vermiş ancak hakkında yazılanları cevaplamamıştır. (YSTU; 7; 300)

Mehmed Akif, hayatının son günlerinde Mısır Apartmanında hasta yatarken, "O şiir bir daha yazılamaz. Onu kimse yazamaz, onu ben de yazamam. Onu yazmak için o günleri görmek, o günleri yaşamak lazımdır. O şiir artık benim değildir. O milletin malıdır. Benim millete en kıymetli hediyem budur." demiştir. (YSTU; 7; 304)


Sen "Yakışmaz" dersin amma, "kel başa şimşir tarak!"
Sadrazam oldu Talat, cilve-i takdire bak!.. (YSTU; 7; 307)

İttihat Terakkinin hakimi "Büyük Efendi" lakaplı Talat Paşa'dır. Bir de küçük efendi vardır, o da Kara Kemal'dir. (YSTU;7; 305)

Talat Paşa, İttihatçıları sevmeyen Sultan Vahdettin'in hali için İttihatçıların fedaileriyle görüşmüş ve bu iş için İsmail Canpolat (kendisi İzmir suikastı sonucu suçlu bulunarak idam edilmiştir) ve Erzurumlu Cafer Bey memur etmiştir.

Durumu Abdülmecit Efendiye açtıklarında: "Böyle bir zamanda (Harbi Umumi kastolunuyor) cebir yoluyla Vahdettin'i alıp yerine benim geçmem doğru değil, ben sıram gelince tahta çıkarım!" cevabını vermiştir. (YSTU; 7; 323)

Birinci Dünya Savaşının ünlü kumandanlarından Ali İhsan Paşa, Mondros Teslimnamesi imzalandığı günlerde karargahı Nusaybin olan 6. Ordu Komutanıdır. Türlü oyunlarla (İngiliz oyunları) İstanbul'a gelmesi temin edilmiş ve Haydar Paşa limanına gelir gelmez tevkif edilip Malta'ya sürülmüştür. 2,5 yıl Malta'da kalan Paşa adadan kaçmayı başarıp Anadolu'ya (Ankara'ya) gelmiştir.

Kendisi Kemal Paşa tarafından da hürmetle karşılanmış ve Garp Cephesi Komutanlığına, İsmet Paşa'nın emrine verilmiştir. İsmet'in beceriksizliklerine karşı tavrı nedeniyle İsmet onu İstiklal Mahkemelerine vermiştir. İddialarından birisi, Milli Mücadeleye geç katılmış olmasıdır ki, bu iddia çok ilginçtir. Zira, İsmet Paşa Milli Mücadeleye tabiri caizse zorla gönderilmiş, Ali Paşa ise esaretten kaçarak gelmiştir. Ali Paşa İstiklal Mahkemesinden beraat etmiş ancak II. Dünya Harbinde İsmete yazdığı bir ikazdan ötürü 10 yıl hapse mahkum edilmiştir. (YSTU; 7; 334)

Sultan II. Abdülhamid Han ve Yahudiler

Sultan II. Abdülhamid Han devrinin en mühim meselelerinden biri, belki de birincisi, Yahudilerin Filistin'e yerleşebilmek gayesiyle giriştikleri faaliyettir!.. Bu mevzuda çeşitli neşriyat yapılmış, gazete ve dergi sütunlarıyla cilt cilt kitaplarda pek çok kimse bu mühim mesele üzerine eğilmiş, fakat Maalesef yazılanların tamamı hep kenarda bucakta kalmış, olay, başlangıcından sonuna kadar müstakil bir eserde tafsilatıyla incelenmemiştir. Biz bugün, bu mühim mesele hakkında yazılanların bazılarını bir araya toplamaya ve böylece bu mühim mevzuyu aydınlatmaya çalışacağız.

Evvela, Necip Fazıl Bey'in aşağıdaki satırlarını okuyarak Abdülhamid Han'la Yahudiler arasındaki durumu tespit edelim. Diyor ki, Necip Fazıl bey:

"Abdülhamid'i küçültmek, çürütmek, baltalamak ve engellemek isteyen her cereyanın ön planında kim bulunursa bulunsun, arka planında daima 'Yahudi'yi aramak lazımdır. Abdülhamid'in en büyük düşmanı ne Ermeni, ne Moskof, ne İngiliz ve ne de milli kök alakasını kaybetmeye başlayan yarı aydın Türk zümresiydi. Onun gizli planda baş düşmanı sadece Yahudi..."

"Yahudi'nin Abdülhamid'den alıp veremediği ve ona ne yüzden düşman kesildiği üzerinde düşünmek ve sebep aramak yersizdir. Bu sualin cevabını bizzat Yahudi, Yahudi'nin tipi ve seciyesi verir. Yahudi'nin ne olduğunu bilen, onun Abdülhamid'e niçin düşman olduğunu da bilir."

"Yahudi, tek cümleyle dünyada dini, milli ve fikri birlik adına ne varsa onu lif lif çözmeye, bozmaya, harap etmeye memur, bozguncu ve fesatçı tiptir. Kısacası, Yahudi belli başlı bir ruh saikiyle müstakil bir millet teşkil edememiş ve bütün dünya milletleri içine yayılmış olan kavminin fert fert menfaatlerini koruma, bunun için de bu menfaate karşı gelecek her çeşit bütünlüğü parçalama rolündedir."

Bu tespitten sonra, Nizamettin Nazif Bey'in yazdıklarını da okuyalım:

"Bakınız, 1895'te ne oldu?. Osmanlı demir yollarından büyük bir servet elde etmiş olan Baron Hirş adlı Yahudi öldü. Ölürken, Yahudilere bir yurt kurulması için ikiyüzelli milyon Frank vasiyet etmişti. O devirde Doğu Avrupa'da, bilhassa Rusya'da Yahudiler'e çok zulüm ediliyordu. Baron Hirş, bunları kurtarmak ve toplu bir halde yaşatmak için tasavvur ettiği yurdun yerini de tayin etmişti: Arjantin..."

"Baron, o zaman dünyanın her yerinden muhacir kabul eden ve bir çok yerleri boş olan bu memlekette para ile toprak satın alınmasını ve göçmen Yahudilere verilmesini istemişti. Fakat bu vasiyeti yerine getirmek için kurulan bir cemiyet, bu yurt edinme meselesine başka bir istikamet verdi. Hele Teodor Herzl adındaki Yahudi işe karışınca Arjantin'den büsbütün vazgeçildi. Değil yalnız Doğu Yahudilerini, dünyadaki bütün Yahudiler Filistinde kurulacak bir yurda taşımak fikri ortaya atıldı."

Yahudilerin Abdülhamid Han'a müracaatları, işte bu karardan doğmuş ve muhtelif tarihlerde çişitli kimseler aracılığıyla yapılan, hatta, milyonlarca altın rüşvet teklifine kadar varan müracaatların tamamı Sultan II. Abdülhamid Han tarafından reddedilmiştir!.. Bu mevzuda pek çok şahadet vardır. Mesela, devrin Mabeyn Başkatibi Tahsin Paşa hatıratında derki:

"Türkiye'de bir Yahudi yurdu tesis etmek öteden beri Siyonist aleminin büyük gayelerinden biri idi. Siyonistler bu gayeye erişebilmek için Birkaç defalar faaliyete geçmişler ise de, hiç birinde muvaffak olamamışlardır. Her defasında Sultan Hamid bu yeni hadise ve teşekkülün maksat ve neticesinden şüpheye düşerek işi geçiştirmişti. Bir aralık İstanbul'a Avusturya Musevilerinden ve Siyonistlerin erkanından bir zat geldi, tercüman Münir Bey'i görerek Kudüs'te bir Musevi yurdu tesisine müsaade istedi. Bu müracaat Siyonistler namına yapılıyor ve işin arkasında meşhur bankerlerden 'Roçild' bulunuyordu."

"Talebin esası şu idi: Filistin'de, hükumetin göstereceği bir mahalde Musevi köyleri tesis edilecek, hükumet arzu ederse bu köyde İslam haneleri de bulunacaktı. Ecnebi devletlerden bu köylere gelecek olan Yahudiler, Devlet-i Aliyye'nin kanun ve nizamına tabi olacaklardı. Buna mukabil hükumete, Düyun-i Umumiye meselesinde hizmet ve kolaylık edeceklerini ve bunun için yazılı, muteber teminat da verileceğini söylemişti." "Gerek bu Viyanalı Musevi'nin şahsen haiz olduğu ehemmiyet ve gerek Düyun-ı Umumiye'ye müteallik telifteki ciddiyet hasebiyle meseleyi Zat-ı Şahane'ye arzettik. Bir cuma selamlığından sonra Hünkar o Musevi'yi kabul etti. Viyanalı Siyonist, meseleyi tafsilatıyla Sultan Hamid'e izah etti."

"Fakat Sultan Hamid bunda bir takım mahzurlar gördü: Filistin havalisi esasen Makamat-ı Mübareke dolayısıyla siyasi ihtiraslara zemin olmakta idi. Her sene kilise ve ain işleri münasebetiyle türlü ihtilaflar çıkıyor, hükümete daimi başağrısı oluyordu... Buna bir de Yahudi meselesi ilave etmek Hünkar'ın hoşuna gitmedi. Viyanalı Siyonist bir netice elde edemeyerek memleketine döndü."

Mabeyn başkatibi, "bir takım mazurlar"ı böylece sıralıyor ama, bu meselenin daha başka yönleri de vardır... Bakınız, Abdülhamid Han hatıratında bu mevzuda ne diyor:

"Yahudilerin Avrupa'daki nüfuz ve kudretleri Doğu'dakinden çok fazladır. Herhalde, Sami unsurlarının fazlasını başlarından atabilmek üzere bir çok Avrupa hükumetlerinin, Filistin'e yapılacak bir Yahudi muharecetini hoş görecekleri muhakkaktır."

"Fakat bizim memlekette esasen kafi miktarda Yahudi mevcuttur. Onun için eğer Filistin'de Müslüman - Arap unsurunun üstünlüğünü idame etmek istiyorsak, Yahudi iskanı fikrinden vazgeçmeliyiz. Öyle bir iskan bizim için dindaşlarımızın idam hükmünü kabul etmek demektir. Çünkü, Yahudi ırkının az zamanda memlekete tamamıyla hakim olacağı muhakkaktır."

"Siyonistlerin reisi Herzl, kendi delilleriyle Hiçbir zaman beni iknaya muvaffak olamayacaktır. O kendi nokta-i nazarınca 'Yahudi çiftçisinin dermansız eli kuvvetlinip yeniden sabana sarıldığı gün, Yahudi meselesi kendiliğinden halledilmiş olacaktır' demekle haklı olabilir. Herlz, dindaşları için arazi istiyor, galiba artık sadece zekaları kendilerine kafi gelmiyor!.. Fakat Siyonistlerin maksatları Filistin'de yalnız ziraatla meşgul olmaktan ibaret değildir. Krallık kurmak, devletlerini temsil edecek elçiler göndermek ve saire de istiyorlar. Ben bütün bu milli ihtiras projelerine vakıfım. Herhalde Siyonist efendiler, benim günün birinde böyle bir teşebbüse yanaşabileceğimi zannetmekle büyük bir safderunluk göstermiş oluyorlar. Memleketimizin muhtelif yerlerinde teb'a sıfatıyla bulundukça ve Bab-ı ali'de muktedir memurlar vaziyetini muhafaza ettikçe Yahudiler'i ne kadar takdir edersem, Filistin hakkındaki parlak projelerine de o kadar düşmanım."

Abdülhamid Han, bu düşmanlığını saltanatının sonuna kadar sürdürmüş, tac u tahtı pahasına da olsa Yahudi emellerine alet olmamıştır. Bu mevzuda Yılmaz Öztuna Türkiye Tarihi'nde "Dünya Siyonist Teşkilatı, padişaha milyonlarca altın rüşvet teklif ettiği halde, Filistin'e bir miktar Yahudi'nin göçmesi müsaadesini alamamıştı" diyor. Muharrem Feyzi Togay ise, "Filistin ve Yahudilik Meselesi" başlıklı makalesinde, "... Filistin'de bir Yahudi devleti kurmak gayesi başgösterdi. Bütün dünya Yahudiler ve bankerlerinin yardımıyla Siyonistlik teşkilatı vücut buldu. Halbuki bunun tahakkukuna Sultan Abdülhamid mani olmuştur. Bu hareketin hem kendi tac u tahtına, hem de daha sonra bütün Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılmasına mal olduğunda, geçen yarım asırlık devrin iç yüzünü bilen herkes müttefiktir" satırlarıyla gerçeği dile getirmiştir.

Sultan II. Abdülhamid Han'ın Yahudilerin Filistin'e muharecetini kat'iyyen menettiği Theodor Herzl'in itirafıyla da sabittir. Hatıratında diyor ki bu siyonist önderi:

"Akşam Newlisky kötü haberler ve asık bir suratla Yıldız Sarayı'na döndü. Garsona -yas alameti olarak- yarım şişe şampanya getirmesini emrettikten sonra iki kelime ile bana vaziyeti anlattı: "Hiçbir şey yapamadım. Zat-ı Şahane bu konuda hiçbir şey işitmek istemiyor."

"Sultan (Abdülhamid Han) dedi ki:"

"Eğer Mr. Herzl senin, benim arkadaşım olduğun gibi arkadaşın ise, ona söyle, bu meselede ikinci bir adım atmasın. Ben bir karış dahi olsa toprak satamam. Zira, bu vatan bana değil, milletime aittir. Milletim bu imparatorluğu kanlarını dökerek kazanmışlar ve yine kanlarıyla mahsuldar kılmışlardır. Benim Suriye ve Filistin alaylarımın efradı birer birer Plevne'de şehit düşmüşler, bir tanesi dahi geri dönememek üzere hepsi muharebe meydanında kalmışlardır. Türk imparatorluğu bana ait değildir. Türk milletinindir, ben onun için Hiçbir parçasını veremem. Bırakalım Yahudiler milyarlarını saklasın. Benim imparatorluğumun parçalandığı zaman onlar Filistin'i hiç karşılıksız ele geçirebilirler. Fakat yalnız bizim cesetlerimiz taksim edilebilir. Ben canlı bir beden üzerinde ameliyat yapılmasına müsaade edemem!"

"Bundan sonra başka şeyler konuşmuşlar. Newlinsky ona, Jön-Türkler'i devlet hizmetine almasını tavsiye etmiş, Sultan istihza ile: "Bir Anayasa, sonra? Benim bildiğime göre Polonya anayasası sizin baba yurdunuzu parçalamaktan kurtaramamıştır."

"Sultan Abdülhamid'in doğru ve büyük sözleri beni sarstı, bir zaman bütün ümitlerimi kırdı. Bu, sonu ölüm ve parçalanmaya giden fatalizmde trajik bir güzellik var. maamafih son nefese kadar, pasif mukavemet şeklinde de olsa mücadele edeceğiz."

Siyonistlerin bu, "pasif mukavemet şeklinde de olsa" yürüttükleri mücadelenin nerelere vardığını kaydetmeden evvel, huzurdan kovulan kovulan Yahudiler mevzuunda bir şahadet daha nakledelim... Libya'da yayımlanan el-Hedyü'l-İslam dergisinde Şeyh Ali isminde bir zat, bizzat şahit olduğu bir olayı şöyle anlatıyor:

"Ben 1902'de Hilafet-i İslamiyye'nin başşehri İstanbul'da idim. Anlatacağım hadiseden yarım saat kadar evvel Halife-i Müslimin'in Yıldız Sarayı'na gelmiştim. Yanımda Arap Camii imamı Mahmud Efendi de vardı. Biz salonda beklerken üç Yahudi'nin huzura girmek istediğini söylediler. Başkatip Tahsin Paşa bunları oturduğumuz salona alarak isteklerini sordu. Yahudiler, Sultan Abdülhamid ile mutlaka yüz yüze ve yalnız olarak konuşmak istediklerini söylediler. Tahsin Paşa ise ne söyleyeceklerse kendisine söylenmesini, bunların aynen Hünkar'a nakledileceğini ısrarla ifade etti. Museviler Tahsin Paşa'nın isteğine boyun eğmek mecburiyetinde kaldılar ve tekliflerini şöyle anlattılar: Yahudiler, Osmanlı Devleti'nin borçlarına yardımcı olmak ve sınırlarda yapılacak tahkimat masraflarını karşılamak üzere derhal yirmi beş milyon altın borç(1) vermeye hazırdırlar. Buna mukabil iki arzuları vardır: 1. Senenin herhangi bir gününde Yahudilerin Kudüs'e girip çıkmalarına ve 2. Ziyaret için gitmiş olan bu Yahudilerin Kudüs'te kaldıkları müddet içinde barınabilecekleri bir misafirhane inşasına müsaade olunması."

"Yahudi heyetinin bu isteklerini dinleyen başkatip Tahsin Paşa huzura girdi ve bir müddet sonra kıpkırmızı bir yüzle çıkarak Sultan Abdülhamid'in şu cevabını nakletti: "Devletin borca girmesi utanılacak Bir şey değildir. Diğer devletler de -mesela Fransa- borca girmiştir. Bizim borçlarımız zamanla namerde muhtaç olmadan ödenecektir. Kudüs'ü Müslümanlara teslim eden Hz. Ömer'dir (ra). Onun emanetine ihanet ederek Al-i Osman'ı lekeleyemem. Bahusus Devlet-i Aliyye, İslam düşmanlarının paraları ile yapılacak tahkimatın arkasına sığınmaya asla tenezzül etmez."

Şeyh Ali devamla diyor ki:

"Sonradan öğrendiğimize göre, Sultan, o günden sonra, 'ziyaret' adı altında Kudüs'te gezen Yahudilerin bir an evvel oradan çıkarılmasına ve Kudüs'e Yahudi sokulmaması için azami gayret gösterilmesine dair mutasarrıf Rauf Paşa'ya kat'i emir vermiş."

Baş tarafta kaydettiğimiz gibi, Yahudilerin Filistin'e muhaceretini temin için Abdülhamid Han'a pek çok kimse müracaata bulunmuş, hatta bir ara Almanya İmparatoru II. Vilhem dahi bu işe karışmıştır... Teodor Herzl gitmiş, muhalif kimselerde tanışmış, bunlardan bazılarını bol rüşvetle elde etmiş, fakat bütün mel'anetine rağmen muvaffak olamamıştır!..

Theodor Herzl 1904 yılında ölmüş ve onun ölümünden sonra eski hareketlerini kaybeden Siyonizm cereyanı bilahare Hayim Weizmann'ın bu davaya sahip çıkmasıyla yürüyüp 1948'de İsrail Devleti'nin kurulmasına kadar gelmiştir.

Yahudilerin Filistin'e yerleşmesine müsaade etmeyen Sultan Abdülhamid Han'ın, nasıl, ne şekilde ve hangi oyunlarla alaşağı edildiğini ve bu konudaki Yahudi rolünü inceleyen Nizamettin Nazif Bey, der ki:

"Herzl'in anlatılması, Abdülhamid'in bizzat sezdiği gibi, onun düşmanlarını çok kuvvetlendirdi. Çünkü, Yahudiler sistemli çalışmayı muvaffak kılabilecek bir çok kuvvetlere sahip bulunuyorlardı. Para onlarda idi. Milletler arası ticaret münasebetlerinin en önemlileri kontrolleri altında idi. Avrupa basını ellerinde idi. Dünya umumi efkarında diledikleri anda, diledikleri fırtınayı koparabiliyorlardı. Dünyada doğan yeni sebepler yüzünden beliren yeni yeni ittifak kombinezonları ve anlaşmalarla devletler arası münasebetlerin Avrupa muvazenesini kökünden sarsmak üzere olduğu bir devir başlıyordu. Abdülhamid'i yıllardan beri oyaladığı dış politika alanında yaya bırakmak, bir çok bakımlardan artık mümkün sayılabilirdi."

"Önce, dünya basınını harekete geçirdiler, sonra Osmanlı topluluğunda Abdülhamid aleyhine mevcut bütün şartları birleştirme yoluna girdiler. O ana kadar tamamıyla başıbozuk bir hareket olan meşrutiyetçilik birdenbire disiplinli bir saldırı halini almaya başladı. Kozmopolit hava içinde yetişmiş olan 'Abdülhamid düşmanları'nı hedefe doğru yan yana yürütmek güç olmadı. Bu kozmopolitleri bir kozmopolit kurul pekala birleştirebilirdi. Osmanlı İmparatorluğu'na en yakın mason karargahı olan İtalyan maşrık-ı azamı, bu birleştirme ve kaynaştırma vazifesini üzerine aldı. 'Macedonia Riosta' ve 'Labor et Lux' İtalyan localarının, bilhassa Selanik'teki Riosta'nın oynadığı rollar çok dikkate değer."

"Masonluk, yalnız memleket dışındaki gayretleri bir merkez etrafında birleştirmekle kalmamış, memleket içindeki saray düşmanı kurulları da bir 'Mukaddes İttifak'a teşvik etmiştir!.. Bununla beraber, Türk, Arap, Rum, Bulgar, Ermeni, Yahudi, Kürt, bütün kurullar yalnız Abdülhamid'in devrilmesi için birleştirilmişlerdir. Floransa maşrık-ı azamı, Abdülhamid'e böyle bir birlik kurarken, Abdülhamid'in devrilmesinden sonra bütün o milli grupları ayrı ayrı tefrikaya teşvik etmekten geri durmamıştır."

İttihat ve Terakki işte bu mason yardımıyla kurulup gelişmiş ve masonlarla haşr ü neşr olan İttihatçılar, nice oyunlardan sonra, Abdülhamid Han'ı al-aşağı etmesini bilmişler, böylece Yahudi'nin arzusunu gerçekleştirivermişlerdir!

Haham'ın ibretlik nutku

1869 yılında Çekoslovakya'nın başşehri Prag'ta Reichhorn isimli haham, yıllarca evvel ölmüş başhaham Simeon Ben Yuda'nın mezarı başında aşağıdaki pek ibret-amiz (ibrete değer/ibret alınacak) konuşmayı yapmıştır. Dünyanın her tarafında, bilhassa İslam ülkelerinde olup bitenlerin iç yüzünü ttespit yönünden pek mühim olan bu konuşma/nutuk/uydurma dilde "söylev" dikkatle okunmalıdır.

Diyor ki, haham:

"Biz, İsrail din adamları, Allah'ın bize vadettiği dünya hakimiyetine doğru kaydettiğimiz ilerlemeyi ve Yahudi olmayanlara karşı kazandığımız zaferleri gözden geçirmek üzere, her yüz senede bir toplanmayı adet edinmişizdir. Bu sene, bizim muhterem Siemon Ben Yuda'nın mezarı başında toplanan bizler, geçen asrın bizi gayemize yaklaştırdığını ve ona kavuşmamızın pek yakın olduğunu görür ve sevinçle görmekteyiz."

"Altın, her zaman mukavemet edilmez bir kuvvettir. Hep de öyle kalacaktır. Mütehassıs ellerin kullandığı altın, ona sahip olanlar için en faydalı bir silah olacak ve ondan mahrum olanları imrendirecektir. Altınla en müstakil vicdanlar satın alınır. Kıymetlerin bedelleri, bütün mahsulatın değerleri tespit edilir. Alacakları borç paralarla hükumetlere tahakküm edilir. Başlıca bankalara, bütün dünyanın borsaları, bütün hükumetlerin kredileri bugün elimizde bulunuyor." (YSTU; 7; 337)

*** yalan söyleyen tarih utansın - 8.cilt ***

Lozan Antlaşması ile af kapsamı dışında protokolü kapsamı dışında tutulan 150 kişşiye 150'likler denir. Bu 150 sayısı aslen uydurma bir sayı olup sonradan liste doldurulmuştur. Bu listenin başında Vahdettin'in I. Yaveri bulunmaktadır. 27 Mayıs darbecilerinden Cemal Madanoğlu'nun babası da bu listede mevcuttur. Çerkez Ethem ve Kardeşleri ayrıca Şeyhul İslam, gazeteci Refik Halit Karay, Sevi İmzalayanlar, Şair Rıza Tevfik ... (YSTU; 8; 110)

Lozan Antlaşması için seçilecek heyette Hariciye vekili Yusuf Kemal Bey gönderilmek istenmiş ancak o hükumet reisi Rauf Bey başkan olarak gittiği takdirde bu görevi icra edeceğini söylemiştir. Rauf Bey, Mustafa Kemal'e İsmet Paşa'yı önermiştir. İsmet paşa liderliğinde Lozan'a gidilir. Ancak müzakereler devam ederken İsmet Paşa huzursuzlanır, huysuzlanır; cevapların geç verildiğini söyler. Burada sorun, İngilizlerin elinde bulunan telgraf hattından görüşmelerin yapılması, İngilizlerin bu telgrafları dinlemesinden kaynaklanıyordu. Bu durum Hariciye Nazırı Mr. Churchill tarafından itiraf edilmiştir. İsmet Paşa bazen durumu direkt Mustafa Kemal'e göndermiş ancak şifreler Hükümet Başkanı Rauf Bey'de bulunduğu için o telgraflar da Rauf Bey tarafından okunmuştur. Beceriksiz bir yönetim sergileyen İsmet Paşa, yurda dönerken Rauf Orbay'da Mustafa Kemal ile vedalaşıp görevinden istifa etmiştir. (YSTU; 8; 240)

Cumhuriyetin ilanı o zamanın I. Ordu Müfettişi ve İstanbul Mebusu olan Kazım Karabekir Paşa'ya hiç söylenmemiştir. (YSTU; 8; 251)

Kurtuluş Savaşının önemli simalarından Ali Fuat (Cebesoy) Paşa, dinlendiğini ve mektuplarının açıldığını zamanın Harbiye Nazırı Mareşal Fevzi Çakmak'a şikayet eder. Olayı araştırması gerektiğini söyler yoksa istifa edeceğini bildirir. Mareşal ise böyle önemli bir konunu üzerine gitmez ve istifasını kabul eder. M. Kemal, bu istifayla ilişkili olarak Ali Fuat Paşayı çağırtır. Şimdinin bir kasabası büyüklüğünde olan Ankara'da Ali Fuat Paşa güya bulunamaz (!) (YSTU; 8; 248)

İstiklal Mahkemeleri, İsmet Paşa Hükumetinin Halifelik ile ilgili yazılar yazanlar, yargılamak üzere İstanbul'a gitmesi kararı vermesiyle soğuk ve gereksiz yüzünü ortaya çıkarmıştır.

Halife lehinde neşriyat yapan gazeteleri ve gazetecileri yargılamak için gizli celse İsmet Paşa isteğiyle yapılmış; bilahare yargılama sonucu beraat kararı alan mahkeme, İsmet Paşa'yı müşkül duruma sokmuştur. İstiklal Mahkemesi Reisi Topçu İhsan, daha sonra gazetecileri M.Kemal ile görüştürmüş bu olay onun başını yemiş ve felaketlerin başlangıcı olmuştur.

İnönü, Topçu İhsan Bey'in koluna girerek gazetecilerden "H.Cahit Yalçın'ı mutlaka asacaksın!" diye emir vermiştir. İsmet Paşa'nın bu kati emrine rağmen Topçu İhsan Bey, gazetecileri ve tabii ki H.Cahit Yalçın'ı beraat ettirmiştir.

İkinci Adam diye hakkında cilt cilt kitap yazılan ve ölümünden sonra "Milli Kahraman" ilan edilen ve göklere uçurulan İsmet İnönü'nün İkinci Adam değil "Kinci Adam" olduğuna bu olay çok bariz bir örnektir.

Adalet tevzi eden insanları, şahsi ihtiraslarına alet edemeyen İsmet İnönü'nün o mahkeme reis ve azalarına layık gördüğü muameleye bakınız: Topçu İhsan Bey, meşhur "Havuz-Yavuz Davası" ile irtihaptan hapse mahkum olmuştur. Topçu İhsan Bey, Milli Şeflik devri sona erip te, çok partili hayata geçildiği devrede "Havuz-Yavuz Davasına" ait hatıratını bir günlük gazetede neşre başlamış, fakat gazete hemen kapatılmış, bilahare tekrar neşre müsaade olduğu zamanda, hatıratın yayınlanmasından vazgeçilmiştir.

İstiklal Mahkemesinde savcılık makamını işgal eden Vasıf (Çınar) Bey ise, eski maarif vekillerindendir. Bu zat ta, ilk mektep hocalarıyla ilgili bir mesele bahane edilerek görevinden uzaklaştırılmıştır.

Mahkeme heyetinden Refik (Koraltan) Bey'in akibeti ise, malum 27 Mayıs'ta asılmıştır. (YSTU; 8; 278)

İkinci Mecliste tek CHP harici mebus Gümüşhane mebusu Zeki Bey'dir. (YSTU; 8; 281)

Saltanat üyeleri yurtdışına çıkarılırken ellerindeki çok kıymetli eşyalar yok parasına satılmış; devlet kendi bütçesinden bu tarihi eşyaları alıp müzelere bağışlayamamış; eşyaların çok büyük bir kısmı, Yahudi, Ermeni ve gayri müslimlerce satın alınıp bilahare Paris ve diğer ünlü kentlerde 50 misline satılmıştır! (YSTU; 8; 295)

Balkan Harbinde düşman istilasına uğrayan İskeçe, Gümülcine'de kurulan mahalli mukavemet teşkilatı, ordumuzun Edirne'yi istidat harekatına iştirakla Batı Trakya'yı düşman elinden kurtarıp bir "Batı Trakya Müstakil Türk Devleti" bile kurulmuştur.

1913'te kurulan " Batı Trakya Müstakil Türk Cumhuriyeti" İttihat ve Terakki içindeki rekabet ve Talat ve Enver mücadelesi dolayısıyla iki aya varmadan İttihatçılar eliyle yıkılmış ve müstakil devletin mevcudiyetinden korkan Bulgarların endişesi, Bulgar Hariciye nazırı Geşof'un da itiraf ettiği gibi, bizim ünlü Cemal Paşa'mızın gayretiyle giderilmiştir.

1915 yılında kurulan II. Batı Trakya Hükumeti, 2,5 yıl ayakta kalıp politikacıların rolü ile 1917 yılında tarih sahnesinden çekilmiştir.

1920 yılında kurulan Batı Trakya Devleti Muvakkatesi ise 1923 yılına kadar devam edip, Lozan'ın imzasıyla kendi kendini fesetmiştir ki bu hükumet, faaliyetleriyle milli mücadele yıllarında üç kolorduluk bir Yunan kuvvetini Batı Trakya'da tutmak suretiyle mühim hizmette bulunmuştur. (YSTU; 8; 327)

Hacı Bayram Camii, "Ogüst Mabedi" denilen ve Romalılardan kaldığı söylenen bir yıkıntı yanındadır. Ankara Belediyesi bir zamanlar " Hacı Bayram meydanı"na Ogüst Meydanı" demiş ancak belediyenin bu davranışı derin infiale sebep olmuş, zamanın dahiliye vakili Recep Peker pek fena hırpalanmış ve asırların "Hacı Bayram Meydanı"na Ogüst Meydanı denememiştir!.. (YSTU; 8; 331)

İttihatçı sergerdeler, II. Abdülhamid Han'ı tahttan indirmekle kalmayıp aynı zamanda mallarını da yağmalatmış, kendisinin üzerine olan Orta Doğu ve Filistin'deki arsalarını ise Devlete devretmişlerdir. I. Dünya Savaşı akabinde yenik düşen Osmanlı bu arazileri kaybetmiş Lozan antlaşması sonucu bu topraklara hak sahibi olamamıştır. Şayet devlete devredilmiş olmasaydı başta Irak petrolleri olmak üzere, Filistin ve Orta Doğudaki çok kıymetli araziler miras yoluyla mirasçılara kalabilirdi. (YSTU; 8; 343)

*** yalan söyleyen tarih utansın - 9. cilt ***

Kılıç Ali Cumhuriyetin ilk yıllarının mühim simalarındandır. Millet vekilliği yapmış, istiklal mahkemelerini çalıştırmıştır. Adı bazı karanlık olaylara karışan Kılıç Ali, 1938'de ayrıldığı politika hayatına 1946'de muhalefet safında tekrar atılmak istemişse de Demokrat Parti bu talebi kabul etmemiştir! (YSTU; 9; 9)

Gerçek milliyetçi, okuyup araştırmak suretiyle muhteşem tarihimizi öğrenmek mecburiyetindedir. Hissi hareketlerle feveran etmek (birden bire öfkelenmek) ve bilmeden, öğrenmeden, araştırmadan bağırıp çağırmak, gerçek milliyetçiliğe yakışmaz. Olayları akl-ı selimle mütalaa (okuma, ders çalışma, düşünce, irdeleme) edip değerlendirmeyi bilelim ve gerçeğe hürmetkar olalım!.. (YSTU; 9; 12)

İsmet Paşa, Şeyh Sait isyanını bahane ederek çıkardığı Takriri Sükun Kanunu 22 red oya karşı, 122 oy ile kabul edilmiştir.

Kabul edilen bu 87 nolu kanuna dayanarak büyük şehirlerdeki pek çok gazete ve dergiyi kapatılıp, gazeteciler İstiklal Mahkemesi huzuruna çıkarıldı. Doğudaki isyana bu gazetelerin sebep olduğu iddia edildi. Halbuki istatistiklere göre isyan bölgesinde okur-yazar oranı oldukça düşüktü; o devir şartlarında zaten gazeteler yurdun dört bir yanına ulaşmıyordu!

Bu ilk tedbirden sonra "Terakki Perver Cumhuriyet Fırkası" merkez ve şubelerine bir gece yarısı baskın yapılarak, ele geçen evrak toplanıp götürüldü. 3 Haziran 1925'te Fırka hükümet tarafından kapatıldı. Şeyh Sait İsyanı iki ay içerisinde bastırıldı; ama, Takriri Sukun Kanunu yürürlükte kaldı ve CHP'li müfritler elinde bir şiddet vasıtası olarak daha pek çok kullanıldı!

Bu olayla ikinci defa iktidara gelen İsmet Paşanın, III. İnönü zaferi olarak telakki edilir. Bunlardan birisi de Yakup Kadri Karaosmanoğlu'dur. Y.Kadri, sonradan bu durumun hiç hoş olmadığını söylemiştir. (YSTU; 9; 46)

Milli Mücadelenin ünlü siması Nurettin Paşa 1924'te Bursa'dan millet vekili adayı olmuş ve CHP'nin adayını mağlup ederek Meclise girmiş ancak bu mağlubiyeti hazmedemeyen CHPliler onun millet vekilliğini oylamışlar ve 130 reye karşı 56 oyla millet vekilliğini iptal etmişlerdir. Daha sonraki seçimde 05/02/1925'te yenilenen seçimde, Nurettin Paşa eskisinden daha çok oy alarak meclise girmiştir. (YSTU; 9; 76)

Hamdullah Suphi, bir yabancı şair ve büyükelçi ile İstanbul'un tarihi mekanlarını gezerler. Önce Süleymaniye'yi gezerler. Büyükelçi, Sultan Süleyman'ın türbesini gezmek ister. Türbenin önüne gelindiğinde, kapısının kilitli ve etrafının tozlu olduğu görülür. "Galiba tamir var." dediler; fakat iskele yok! Ona uzun süre sonra Hamdullah Suphi şunları söyleyebilir: "Bir müddet mazi ile alakamızı kesmek istedik, onun için türbeleri kapattık." Yabancı diplomat hayretle yüzüne bakar, "Ciddi mi söylüyorsunuz?" der. Cevap verir Hamdullah suphi: "Ciddi".

Yabancı diplomat şu sözleri söyler: "Tarihi olmayan milletler tarih önünde esatır, efsane uydururlar. Sizin ise büyük bir tarihiniz vardır. Bu tarihi yapanların türbesini nasıl kapatıyorsunuz?" (YSTU; 9; 83)

Bir İş Bankası tartışması sonucu aralarında soğuk hava esen Atatürk ile İsmet Paşa, olayın olduğu sofradadır. Atatürk, sofranın dağılmasını ister. Yalnız Kılıç Ali ile Nuri Conker'in kalmalarını emreder. Onlara: "Yarın Ankara'da bulunmam lazım ona göre hazır olun!" der. "Yarın öyle bir icraat yapacağım ki tarih bunu yazacak!" diye devam eder.

Olay gecesi İsmet Paşa, Salih Bozok'un odasına gider ve Salih Bozok'tan olayı düzeltmesini ister. Salih Bozok ise sabah erkenden Atatürk'ün yatak odasına gider ve durumu anlatır, İsmet Paşanın üzüntüsünü bildirip, affını ister.

Atatürk ise; "Çocuk, büyük bir siyasi olayı önledin. Arkadaşına söyle Ankara'ya gitmeyeceğiz." der.

Bu olay, Atatürk'ün Cumhurbaşkanlığını bırakıp hükumet başkanlığı yapmak istediği şeklinde tefsir edilir. (YSTU; 9; 123)

İş Bankasının ilk genel müdürü, M.Celal Bayar'dır. (YSTU; 9; 123)

Milli Mücadeledeki Konya İsyanında, asileri telkin için isyan mahaline giden Miralay Osman Bey'den haber alınmayınca M.Kemal Paşa, Ali Çetinkaya'yı Konya'ya göndermiş, ancak Kel Ali daha Konya'ya varmadan, karşıdan gördüğü sığır sürüsünü düşman zannedip geri dönmüş ve gidip M.Kemal'e: "Osman isyanı bastıramamış, asiler Ankara üzerine yürüyor." demiş; bilahare Konya isyanını bastırıp dönen Osman Bey, Kel Ali'nin marifetlerini duyunca onunla alay etmiştir. Osman Bey daha sonra İstiklal Mahkemelerince asılmıştır. (İstiklal Mahkemesi Başkanı Ali Çetinkaya'dır - Namı değer Kel Ali) (YSTU; 9; 130)

Tuğra düşmanlığının bazı gayretkeşler elinde nerelere vardığı mevzuunda Eşref Edip Bey merhum Kara Kitap adlı kitabında şunları nakleder:

"Yeni yazı çıktığı sıralarda idi. İstanbul'da saray, köşk, yalı, türbe, çeşme, köprü... elhasıl resmi ve hususi binaların ve evlerin dış kısmında binalara asılmış, yazı sanatı bakımından çok kıymetli, büyük yazı levhaları vardı. Ne hak, ne mesken hürriyeti düşünülmeden verilen emir üzerine bekçiler, omuzlarında uzun merdiven, uzun sırık, yanlarında çöp arabaları olduğu halde, sokak sokak dolaşıp o canım levhaları dürterek düşürdüler, parçaladılar ve çöp arabalarına doldurdular". (YSTU; 9; 144)

Serbest Fırka, Fethi Okyar Bey tarafından 1930'da, Atatürk'ün izniyle açılmış, fırka için vekil olarak ta CHP'den 50-60 kişiyi Gazi, Serbest Fırka için görevlendirilmiştir. Parti 100 gün bile ayakta kalamamış, laiklik bahanesiyle kapatılmıştır. (YSTU; 9; 220)

Menemen olayı, 31 Mart Vakasıyla benzerdir. İkisini de Vahdeti-Mehmet tertip etmiştir. Esasında olay çıkarmak için parayla tutulmuşlardır. Olayın Menemende çıkma nedeni ise Menemenlilerin Serbest Fırkaya aşırı tezarrahutları, CHP'ye ise hiç iltifat etmemeleridir!

Olay sonucu başta Şeyh Esad Efendi olmak üzere Nakşibendi büyükleri toplanıp Divan-ı Harbe çıkarmışlardır. Bunun sebebi ise Mareşal Fevzi Çakmak ile Dahiliye Vekili Şükrü Kaya arasındaki ihtilaftan doğmuştur.

Bu zatlar, birbirlerini hiç sevmezler. Mareşale göre Şükrü Kaya "Ahlaksız herif"tir; Şükrü Kaya'ya göre Mareşal "Ahmağın biri"dir ve yine iddiaya göre Mareşal Nakşibendi tarikatındandır. (YSTU; 9; 247)

Dr.Abdullah Cevdet, dinsizliği, yayımladığı "İçtihat Mecmuası" ve cimriliği ile meşhurdur. Yurt dışından (ABD ve Avrupa) damızlık erkek getirilmesini isteyen bir makale yazmıştır. Ziya Gökalp ile sıkı fıkıdırlar! (YSTU; 9; 267)

Kazım Karabekir Paşa, "İzmir Suikasti" dolayısıyla İstiklal Mahkemesi huzuruna çıkarılıp beraat etmiş ve bilahare sicillen emekliye sevk edilmiştir. Uzun yıllar geçim sıkıntısı çekmiş, kayınp ederinin yardımıyla satın alabildiği evde adeta cemiyetten tecrit edilmiş bir vaziyette günlerini geçiren Paşa, daimi polis gözetimi altında bulundurulmuştur. Ayrıca bu adresine sık sık "Ömrünün son günlerini yaşadığını iyi bil!.. Şarkta Fatihlik taslayarak yaptığın zulmün, işlediğin cinayetlerin hesabının sorulmayacağını zannetme!.." vb. Tehdit mektupları alır.

Bir dostuna Paşa:

"Ne de olsa serde Harbi Umumi'den kalmış istihbaratçılık var... Şu mektuplara dikkat ediniz. İşte kaldırıp ışığa tuttuğunuzda TC filiganlarını görüyorsunuz, değil mi? Nereden geldikleri anlaşılıyor amma, neden gönderirler onu anlamak güç!..."

Kazım Karabekir Paşa alehinde Milliyette Siirt Mebusu Şevket Bey tarafından yazılar yazılır. Paşa bunların hepsine cevap verir; ancak Milliyet, Paşanın verecek cevabı kalmadı deyip son gönderdiği mektupları yayınlamaz. Bilahare Paşa, hatıratını yazar; ancak, basılmasına müsaade edilmez. (YSTU; 9; 271)

*** yalan söyleyen tarih utansın - 10. cilt ***

21 Haziran 1934'te soyadı kanunu çıkmıştır. (YSTU; 10; 5)

Atatürk'ün uşağı Cemal Granda kitabında:

"Giderek halk içli duygularda Atatürk'ü kısaltarak "Ata" denmiştir. Ancak Atatürk buna çık kızarmış.

Türk dilinin sadeleşmesine, özleşmesine yabancı sözlerden arınmasına önem verildiği günlerdeydi. "Kemal"in Arapça olduğu ve Türkçede "Kemal" diye bir söz bulunmadığı ileri sürülmüş, Atatürk'te bu görüşü uygun bularak "Kemal" yerine "Kamal" diye yazmaya başlamış. Bizim bundan haberimiz yok. Yine onu Mustafa Kemal diye biliyoruz. Mustahdemler arasında polislikten emekli olmuş Kemal adlı bir de sofracı vardı. Askerliğini köşkte hizmet ederek yapıyordu. Atatürk bize dönerek şaka şeklinde,

"- Dünyada ne kadar Kemal varsa, hepsi eşektir...." dedi.

Tuhaf tuhaf bakınca; Atatürk şöyle sözünü bitirdi.

"- Haa anladım! Sen bana bakıyorsun. Sen de Kemalsin demek istiyorsun. Ben artık Kamal oldum. Kemaller başının çaresine baksın!.." dedi.

Atatürk'ün son kartvizitinde "Kamal Atatürk" yazılıydı. (Kamal, kale anlamındadır) (YSTU; 10; 10)

1939'larda Ayasofya'yı camii olarak açmaya niyeti olmayan hükumet, bırakın ibadete açmayı İstanbul'un bazı camilerini örneğin Sultan Ahmet Camiini bile ibadete kapatarak, silah altına alınan askerlerin barınmasına tahsis etmişti. (YSTU; 10; 19)

26 Kasım 1934 günü İsmet İnönü Efendi; bey, paşa, hacı, molla, hoca, hazretleri, efendi, hafız, ağa gibi san ve ünvan isimlerinin kaldırılması için önerge vermiş ve yapılan oylamada kabul edilerek bu ünvanlar yasaklanmıştır. Ne garip tecellidir ki, bu teklifi meclise getiren başkan İnönü, hayatının sonuna kadar "paşa" tabirinden kurtulamamış, halk arasında "İsmet Paşa" diye anıldığı gibi, torunu da kendisine "Paşa Dede!" diye hitap etmiştir!. (YSTU; 10; 47)

Mehmet Akif Ersoy, doğduğunda babası ona "Ragif" adını taktı. Bu kelime ebced hesabıyla 1290 (miladi 1873) ediyordu. Artık babası Tahir Efendi'nin içi rahattı; çocuğunun kaç tarihinde doğduğunu insanlar unutmayacaklardı. Fakat oğlunun unutulmamasını ebcede emanet eden babaya hayatın muzipliği oldu; 'Ragif'i herkes "Akif" olarak yanlış telaffuzu sandı ve mekteplerde 'Ragif'i "Akif" çağırdılar... (YSTU; 10; 51)

Hasan Rıza Soyak'ın hatıratına göre, Gazi Orman Çiftliğinin yanı sıra Atatürk'ün mülkiyetindeki diğer çiftlikler, Hindistan müslümanlarının (Pakistanlıların) Milli Mücadeleye yardım için gönderdikleri paranın arta kalan metlağı ile kurulmuştur.

Bu çiftlikte kurulan bira fabrikası, İsmet İnönü ile Atatürk'ün arasının açılmasına neden olmuştur. İsmet Paşa bir toplantıya "viskiyi biraz fazla kaçırmış" olarak katılır. Mesele bira fabrikasına gelince İsmet Paşa Atatürk'e: "- Sen benim söylediklerimi başkalarından tahkike kalkışıyorsun. Etrafında bulunanlar benim hakkımda tevziratta bulunuyorlar. Sofradan emirler alıyoruz ve bunlar yüzünden büyük sıkıntılara düşüyoruz..." diye konuşmaya başlar ve mesele İnönü'nün başbakanlıktan uzaklaştırılmasına kadar varır!. (YSTU; 10; 80)

Atatürk'ün son anları: Doktor Atatürk'ten dilini dışarı çıkarmasını istiyor, Atatürk dilini dışarı çıkarmak için çabalıyor, yarıya kadar çıkarıyor. Doktor, "lütfen biraz daha uzatır mısınız?" diyor. Nafile artık söyleneni anlamıyor, dilini uzatacak yerde geri çekiyor. Başını biraz sağa çevirerek Dr.İrdelp'e dikkatle bakıyor ve, "Aleykümü's-selam!" diyor. (YSTU; 10; 105)

Atatürk, herkesin hakkında kanaatlerini yazardı. Bu not ettiği evraklar ve bazı mektuplar Atatürk'ün ölümü sonrasında yağma edilmiştir. Herkes, kendi aleyhinde mütaala ettiği evrakları almıştır. (YSTU; 10; 118)

Atatürk'ün cenaze namazıyla ilgili olarak devrin hükumeti (Başbakan Celal Bayar) laik sisteme bir girişim olur endişesiyle cenaze namazının kılınmamasını istemiş; ancak araya giren Fahrettin Altay (I. Ordu Komutanı) ve Korgeneral Cemil Cahit Toydemir:

"- Eğer namaz kılınmazsa bu millet 50 sene sonra mezardan çıkarıp namazını kılar." diye konuşmuşlar ve ertesi sabah sarayda birkaç saf teşkil edilmiş ve cenaze namazı kılınmıştır. Namaz, "Allahu Ekber" yerine "Tanrı Uludur!" şeklinde alınmış; namazın sonundaki "selam" da, "Tanrının rahmeti üzerinize olsun!" diyerek Türkçeleştirilmiştir.

Bu konuyla alakalı olarak, 1958'de, bizim Devlet Reisinin (Celal Bayar), Türkiye'yi ziyarete gelen Müslüman bir devlet reisini, arzusu üzerine Cuma namazına kadar götürmüş, konuk devlet reisinin "Camiye girmez misiniz?" demesi üzerine Bayar, "Biz laikiz!" demiştir. (YSTU; 10; 139)

Bir iddiaya göre, Atatürk, Mareşal Fevzi Çakmak'ın Cumhurbaşkanı olması için vasiyet etmiş, ancak bu vasiyet bir şekilde kaybolmuştur.

İsmet İnönü, Hatıralar'ın II. İkinci cildinde, "Vasiyet fikri ve ihtimali üzerine memleket aylarca çalkalandı. Fethi Okyar, fitneye iltifat etmedi. Mareşal, ortalığı bir müddet yokladı ve çekimser kaldı. (YSTU; 10; 141)

Falih Rıfkı'nın bildirdiğine göre; "Atatürk, kendisinin öldükten sonra Çankaya'da köşkün hemen başucundaki bir kaya parçası altına gömülmesini vasiyyet etmiştir."

Ancak, CHP'liler, "Atatürk'ün nesi var nesi yoksa partisine bırakmıştı. Bir başkasının malı içine Atatürk gömülemez!" demişler ve vasiyeti yerine getirmemişlerdir. (YSTU; 10; 150)

Dr.Refik Saydam 25 Ocak 1939'da başbakan oldu. "Devlet teşkilatımız, A'dan Z'ye bozuktur!" sözleri ile ünlüdür. Bu sözleri söyleyen Başbakan (devlet işleri baş sorumlusu) ansızın vefat etti.

Bıraktığı mallar arasında, istif edilmesinin kendisinin yasakladığı bir sürü tüketim maddeleri de mevcuttu. Kaç çuval pirinç, kaç çuval un, kaç çuval şeker...

Devlet teşkilatının A'dan Z'ye bozuk olduğunu söyleyen bir başbakanın evinde yukarıda sayılan yiyeceğin çuval çuval bulunması "acayip" değil mi?! (YSTU; 10; 167)

İstanbul Emniyet Müdürlüğündeki Filistin askıları:

Tabutluk, mezarlık, dayak-falak, aç ve susuz bırakmak...

Tabutluk denen korkunç işkence yerlerinde, içlerine bir insanın sığabileceği kadar dar hücrelerdir. Tavanlarında ampüller vardır. Bu ampüller, beyne çok yakın olduklarından beyni pişirebilirler.

Osman Yüksel Serdengeçti bu tabutluğa konulanlardandır. Hatta ifade vermeden önce tabutluğu gösterir istenilen şekilde vermesi için baskı yapılırmış.

Hatta önce boş kağıt imzalatılır sonra boş kağıdı istedikleri şeyleri yapmadıkları takdirde, kafalarına göre dolduracaklarını söyleyerek tehdit ederlermiş.

Bu zulüm duyulduğunda ilk isyan eden derviş tabiatıyla tanınmış CHP Genel Sekreteri Memduh Şevket Esendal olmuş, durumu dönemin başbakanı Şükrü Saraçoğlu'na bildirmiş, yapılan tatkikat neticesinde(!!!) işkence iddialarının asılsız olduğu bildirilmiştir. (YSTU; 10; 234)

Türkiye'nin II.Dünya Savaşı'na girmemesini temin eden zat, bilindiği üzere İnönü değil sonradan başbakan da olan Suat Ürgüplü'ye göre Mareşal Fevzi Çakmak'tır. Derin bilgisiyle ABD ve İngiltere'yi ikna etmiştir. (YSTU; 10; 238)

12 Ada, Lozan görüşmelerinde ele alınmış ve İtalyanlara bırakılmıştır. Rauf Orbay 12 Ada konusunda ısrarcı olmuş, sonunda hükumetten çekilmiştir(!). İsmet İnönü ile anlaşmazlık yüzünden hükumet reisliğini bırakıp muhalefet saflarına dahil olmuştur. Lozandan üç yıl sonra İnönü, adaların yakınlığını görüp, "Rauf haklıymış!" demiştir.

II. Dünya Savaşında Almanlar, 12 Adayı işgal edin demiş; ancak milli şefimiz, "savaşın dışında kalıp savaşın nimetlerinden faydalanmak olmaz!" demiş ve sonra da bu adalar Yunanlılar'a verilmiştir. Adalar silahsız olacaktı; ancak bugün adalar askeri üs haline getirilmiştir. (YSTU; 10; 255)

12 Ocak 1944'te yaş haddinden emekli edilen Mareşal Fevzi Çakmak, bu durumdan müteessir olmuş ve bu durumu ona reva gören İnönü ve avanesine ömrü boyunca dargın kalmıştır. İnönü, genel sekreter Kemal Gedeleç'in hizmet müddetini uzatmış; ancak aynı tasarrufu Mareşal Fevzi Çakmak için kullanmamıştır.

İnönü, 46 seçimlerine kadar (yani Demokrat Parti ile hesaplaşma anına kadar) Mareşal Fevzi Çakmak'ı hiç hatırlamamış; hatta harbiyenin kuruluşunun yüzüncü yılı merasimine bütün erkan-ı harbiye davet edildiği halde davet edilmemiş; hatırlanmamış, 1946'da Mareşalden faydalanmak için ona meclis başkanlığı teklif etmiştir. Bu teklife iltifat etmeyen Mareşal, Demokrat Parti saflarına geçmiş, Cumhurbaşkanlığı seçiminde 60 kadar oy almıştır.

1950'de öldüğünde, radyo normal yayınına devam etmiş; sözlü sazlı, canlı yayın ile onu hiçe saymıştır. (YSTU; 10; 261)

Ankara'da 17 yıl devlet içinde devlet misali hüküm süren vali, Nevzat Tandoğan'dır. (YSTU; 10; 286)

Demokrat Parti kurulurken CHPnin şu şartları vardı:

a) Doğu illerinde ve sınır illerde teşkilatlanmamak,

b) Teker teker seçerek sınırlı sayıda üye kaydı yapmak,

c) Halk Partisine karşı hiç olmazsa 40-50 yıl kadar bir süre iktidara gelmek iddiasında bulunmamak. (YSTU; 10; 301)

Bir bina tutuyorduk. Demokrat Parti levhamızı, bayrağımızı astığımızın ertesi günü, bina sahibini caydırmak için yapmadıklarını bırakmamışlardı... Bir defasında kiralayacak bina bulamayınca bir ağacın gölgesine levhamızı astık, bayrağımızı diktik.

CHPlilerin 1946 seçimleriyle ilgili Dplilere yaptığı zulümlerin şahidi Sıtkı Yırcalı'nın anlattıklarıdır. (YSTU; 10; 304)

DP'nin kuruluş dilekçesini vermek üzere Cumhurbaşkanı İnönü'ye çıkan Celal Bayar'a İnönü'nün ilk sorusu, "Terakki Perverler'de olduğu gibi 'itikad-ı diniyyeye riayetkarız' diye bir madde var mı?...' olmuştur. (YSTU; 10; 305)

*** yalan söyleyen tarih utansın - 11. cilt ***

Behice Boran, Sabahattin Ali, Pertev Naili Boratov ve Raci Dinçer gibi mahutların sık sık ziyaret ettikleri Hasanoğlan Köy Enstitüsü'nde 90 adet gizili komünist hücresi bulunduğu 1951-52 komünist terkifatı sırasında meydana çıkmıştır!... (YSTU; 11; 38)

Sabahattin Ali, Komünist Partisiyle bir alakası olup, 1944-1945'lerde Kızılordunun Türkiye'yi işgal edeceğini bekleyenlerdendir. Hatta bazılarına, "Şu ağacı iyi belle, Kızılordu geldiğinde o ağaç asılacağın ağaçtır." diyen kişidir. Bu kişiyi zamanın İstanbul valisi Lütfü Kırdar, hamilenmiş ve hapisten kurtarmıştır. Ne gariptir ki Lütfi Kırdar daha sonra Demokrat Parti saflarında millet vekili olmuştur! (YSTU; 11; 48)

Örgüt Marşı (Dev-Genç)
Din ne imiş, vatan ne imiş, bakmayız safsataya
Tarihte kahraman denilen palavraya
Osman Gazi kimmiş, kim bakar Mustafa'ya
Selam Lenin, Stalin, Koksigin, Mao'ya
Devrimler durmamalı, gayret tamamlamaya
Havaya yoldaşlarım, sol yumruklar havaya!...

(YSTU; 11; 147 - Nazlı Ilıcak "27 Mayıs Yargılanıyor" isimli kitaptan alıntı-)

"Onları kurtarmak için Yassıada'ya gidenler, orada et ve kemikten başka Bir şey bulamayacaklardır!..." diyen Cemal Gürsel, 219 günlük bir komadan sonra "et ve kemik yığını" haline dönmüştür!.. İbret...

"Dışarıdan uzatılan elma şekeri üzerine sinekler gibi konmaktan çekinmediler. Gürsel, cumhurbaşkanlığını nişan alırken; bazıları Tabii senatörlük formülüne can kurtaran simidi gibi sarıldılar ve bir daha bırakmadılar." (Orhan Erkanlı'dan alıntı) (YSTU; 11; 288)

"Suçlu anayasalar" tabiri Orhan Erkanlı'ya aittir. 22 Şubat olayı bastırıldıktan sonra, zamanın Genel Kurmay Başkanı, ayaklanmanın ele başlarını Genel Kurmayda toplayarak kendilerine nasihat eder: 'Siz Anayasayı çiğnemeye teşebbüs ettiniz, cezanız idamdır; fakat, memleketin menfaatleri, geçmiş hizmetleriniz ve....' diye nutuk çekmeye başlayınca, tok sözlülüğü ve cesaretiyle meşhur bir Kurmay Albay, 'Paşam! Biz Anayasayı çiğnemedik, kenarına bastık, herkes Anayasanın içinde ve üzerinde cirit oynuyor...' şeklinde cevap vermişti." (YSTU; 11; 309)

Matemsiz 10 Kasın 1960'larda başlamış ancak 1988'de gerçekleşmiştir. (YSTU; 11; 330)

Battal Gazi, Malatya'da (M.674-680)'de dünyaya gelmiştir. Babası Hüseyin Gazi, annesi ise, Saide Hatun'dur. Asıl adı Seyyid Cafer'dir. Battal ismi, iri vücut yapısından dolayı verilmiştir. Gazilik unvanı da çeşitli savaşlarda gösterdiği kahramanlıktan ötürü layık görülmüştür. (YSTU; 11; 334)

*** yalan söyleyen tarih utansın - 12. cilt ***

Yakın tarihimiz, Mayıs ayında iki hükumet darbesi görmüş; bunlardan ilki (27 Mayıs 1960) gerçekleşmiş; ikincisi ise (21 Mayıs 1963) teşebbüs halinde kalmış, o günkü askeri harekata rağmen gerçekleşmemiş, müteşebbislerden ikisi (Talat AYDEMİR ve Fethi GÜRCAN) 1964 yılının Haziran ve Temmuz aylarında ayrı ayrı idam edilmişlerdir. (YSTU; 12; 5)

Yassıada'da zor şartlara rağmen Menderes, duruşmada hiçbir zaman saçma sapan söz söylememiştir. (YSTU; 12; 19)

Menderes'in en yakın mesai arkadaşı olan Ahmet Salih Korur'un aslında mesai arkadaşı olmadığını, Necip Fazıl, "Adnan Beyin en emin bildiği, halbuki en azılı düşmanı; bir Halk Partiliden daha az emin, Mason tekkesi şeyhi." olduğunu söylemiştir. (YSTU; 12; 23)

Yassıada duruşmalarında, hatıra defterleri okununca herkes önce şaştı, sonra irkildi, sonra da iğrendi.

Bunların başında da Adnan Menderes'e her şeyini borçlu olan Ethem Menderes vardı. Kendisini ezilmiş sanma duygusunun en alt derecesidir bu. Dostoyevski'nin "Karamazof Kardeşler" romanındaki, aynı babanın oğlu Simertiyakof'un duyduğu his!... Bu hissin kıskançlıkla bir alakası yok. Çünkü kıskançlık, rakip kişinin hissidir. Kendisinde hak gördüğü şeyin başkasında bulunmasını hazmedememedir. Bu ise ezilmişlik, Brütüs hissidir. (YSTU; 12; 26)

Hatıra, defter ve mektuplar okunduktan sonra Menderes, "Bu düşüncelerimden bana hiç bahsetmemişlerdi arkadaşlarım! En çok iltifat edenler de yine onlardı! Madem bu kadar karşı idiler, neden hükumetten çekilmediler!..." demekle yetindi. (YSTU; 12; 27)

Necip Fazıl'a göre Ethem Menderes, Adnan Menderes'i arkadan vurmuştur. Hem de sonradan yazıldığı aşikar hatıralarla. Ethem Menderes Yassıada'da Adnan Menderes'le çilehanesinde görüştürülen tek kişidir. Ada komutanının onu casusu olarak kullandığı ihtimali fazladır. (YSTU; 12; 28)

Samed Ağaoğlu, Adnan Menderes'in idam zamanı olaylarını anlatırken, dışarıdan "Allah!" sesi duyulduğunu, saatlerin 13:23 olduğunu ve akabinde bir sarsıntı olup gökyüzünün kapandığını ve görülmemiş bir fırtına koptuğunu, sel gibi yağmur yağıp askerlerin koşuşturduğunu anlatır. Ani fırtına karşısında kuşlar konacak yer arayıp, kanat çırparak camlara vurduklarından bahseder. Subaylar, birkaç dakika evvel havada bulut yokken birden bire kopan fırtına neyin nesi diye kasvete ve telaşa düştüklerini söyler. Yassıada duruşmalarında, hatıra defterleri okununca herkes önce şaştı, sonra irkildi, sonra da iğrendi.

Bunların başında da Adnan Menderes'e her şeyini borçlu olan Ethem Menderes vardı. Kendisini ezilmiş sanma duygusunun en alt derecesidir bu. Dostoyevski'nin "Karamazof Kardeşler" romanındaki, aynı babanın oğlu Simertiyakof'un duyduğu his!... Bu hissin kıskançlıkla bir alakası yok. Çünkü kıskançlık, rakip kişinin hissidir. Kendisinde hak gördüğü şeyin başkasında bulunmasını hazmedememedir. Bu ise ezilmişlik, Brütüs hissidir. (YSTU; 12; 38)

Tevfik İleri anlatıyor:

"Adnan Bey iskeleye çıkmış. Gardiyankarı selamlayarak 'Nasılsınız?' demiş. Hoca gelmiş. Fakat telkin yapamamış. Nutku tutulmuş. Menderes, 'siz rahatsız olmayın, ben yapacağımı bilirim' demiş, Kur'an-ı Kerim istemiş, biraz okumuş. Sonra hareket etmişler. Darağacının önünde yine durmuş ve sonra çıkmış. Kelime-i Şehadet getirmiş. 'Allah' kelimesi şehadetin sonu imiş. Ve infazın hemen akabinde , iki dakika süren bir yağmur yağmış ve sonra kesilmiş. Allah gani gani rahmet eylesin. Nur içinde yatsın!"

Adnan Menderes'in oğullarından Aydın Menderes, babasının idamından sonraki olaylara temasla şunları söylemiştir:

"Rahmetli babamın cenazesini biz aynı gün saat 20.30 sıralarında Milli birlik komitesinden istedik; fakat, çektiğimiz telgrafa bir cevap alamadık, kimse de bize 'Babanızı şuraya gömdük!. bile demedi!. Sadece evimizin kapısına idam cezasının hüküm özeti asıldı. Aradan bir süre geçti, bir gün bize postadan bir paket geldiğini söylediler. Alındı kağıdı ile gittik, paketi aldık. Eve getirdik açtık ve o anda bir acıyı daha yaşadık!. Paketten babamın idam edilirken üzerine giydirdikleri beyaz idam gömleği, elbiseleri, saati ve ayakkabıları çıktı!. Hemen arkasından başka bir olay, yine bizden yağlı ilmekle cellat parası talep edildi. Sanıyorum, 300-400 liraydı, bunun için icra emri geldi, onu da ödedik. Kaderde o da varmış..." Yassıada duruşmalarında, hatıra defterleri okununca herkes önce şaştı, sonra irkildi, sonra da iğrendi.

Bunların başında da Adnan Menderes'e her şeyini borçlu olan Ethem Menderes vardı. Kendisini ezilmiş sanma duygusunun en alt derecesidir bu. Dostoyevski'nin "Karamazof Kardeşler" romanındaki, aynı babanın oğlu Simertiyakof'un duyduğu his!... Bu hissin kıskançlıkla bir alakası yok. Çünkü kıskançlık, rakip kişinin hissidir. Kendisinde hak gördüğü şeyin başkasında bulunmasını hazmedememedir. Bu ise ezilmişlik, Brütüs hissidir. (YSTU; 12; 50)

Menderes'in idamından sonra ailesine yönelik propagandalar olmuş; hatta ailesi için "redd-i miras" teklif edilmiştir. Ailesi bile reddetti diye propagandaya malzeme olacak bu durum, ailesinin "redd-i miras etmiyoruz" isteğiyle engellenmiştir.

Daha sonra devam eden davalarla ilgili örtülü ödenekle ilgili dava sonucu:

"Adnan Menderes'in haksız iktisabı yoktur. Merhum Başbakan harcamalarında şahsi gelirini kullanmıştır." hükmü ile evvela bilir kişi, sonra da Mahkeme kararıyla tespit ve tescil edilmiştir!... (YSTU; 12; 57)

60 Darbesi akabinde idam edilen Fatin Rüştü Zorlu, Türkiye'de görev yapan Dış İşleri Bakanlarının en yetenekli ve zekilerinden birisiydi. Kıbrıs anlaşmazlığını Türkiye'nin son derece lehine çözümlenmiş olması, fevkalede üstün bir hizmet olarak daima hatırlanacaktır. Zorlu'nun hataları ne olursa olsun, diplomatik yeteneği, zekası ve dış işleri konusundaki bilgisi kusurlarını tamamen telafi ederdi. (YSTU; 12; 58)

"Bir alimin ölmesi alemlerin ölmesi gibidir." (YSTU; 12; 109)

Emekli Büyükelçilerimizden Oğuz Gökmen anlatıyor:

Fahri Korutürk ile Irak gezisindeydik. Türkmenlerden bir grup Cuımhurbaşkanına hediye vermek istedikleri söylendi. Korutürk, "Gelsinler" dedi. Ellerinde levha vardı. Arap alfabesiyle bir şeyler yazılıydı. Korutürk, "O yazı ayet olmasın, biz laikiz!" diye tepki verince levhayı okudum. "Hoş geldü, sefa geldü, Ne men öldüm kurtuldum, Ne sen imana geldü" yazıyordu. Ayet ve hadis olmadığını, bir Türk şiiri olduğunu söylediğim zaman kabul etti. Ama kendisi almadı bir yaverine aldırttı.

İran gezisinde meşhur Hafız Şirazi'nin kabrini ziyaret ettik. Ben Korutürk'e, "Efendim bir Fatiha okuyabilir miyim?" diye sordum. O, "Nereden çıktı şimdi bu, biz laikiz!" diye çıkıştı. Ben de, "Hafızın kabrinde olan bahçede bir gül varmış, / Yeniden açarmış kanayan rengiyle..." diye başlayan Yahya Kemal'in meşhur "Rindlerin Ölümü" isimli şiirini okudum. Şiir bitince Cumhurbaşkanı ne derse beğenirsiniz!

"- Fatihayı ne kadar güzel okuyorsunuz!"

O an heyetindekiler donup kalmıştık. (YSTU; 12; 143)

Osman Yüksel Serdengeçti, "serdengeçti" dergisini çıkarmıştır. Serdengeçti yazısının hemen altında ALLAH-MİLLET-VATAN YOLUNDA yazardı. 15 senede 1947-1962 arasında 33 sayı çıkarabilmiştir. Derginin belli bir matbaa ve çıkış zamanı yoktur. Serdengeçti eğer hapishanede değilse mutlaka bu dergiyi çıkarırdı. Bazen İstanbul, bazen Eskişehir, bazen Ankara nerede bu dergiyi basacak yürek varsa o matbaada.

Kendisine, "Nedir, bu kadar senede şu kadar sayı az değil mi?" denince cavap vermiş: "Biz sayı ile değil tuşla galibiz!..." (YSTU; 12; 165)

Turgut Özal, Atina seyahatinde bir konuşmasında:

"Biz Osmanlı İmparatorluğu değiliz! Türkler olarak biz de tıpkı Yunanlılar gibi, O imparatorluğun bir parçası idik. Tarihe sizi egemenliği altında tutanlar bizmişiz gibi bakmayın!..." demiştir. (YSTU; 12; 212)

İstanbul'un fethinin 500. yıl dönümünü, Yunan dostluğuna binaen Cumhurbaşkanı Celal Bayar, NATO karargahını ziyarete giderken, Başbakan Menderes, yanına tarih profesörü olan dış İşleri Bakanını da alıp İngiltere'ye Kraliçenin taç giyme merasimine gitmiştir! (YSTU; 12; 215)

1960 Darbesinde, darbe yapanlardan "14'ler" diye anılan grup (aralarında Alparslan Türkeş de var), Milli Birlik Komitesi ve 27 Mayıs Darbesinin baş aktörü Cemal Madanoğlu'nun isteği olan, "yönetimi İsmet Paşa'ya verme" fikrine karşı çıktıkları için Anayasa çiğnenerek yurt dışına sürülmüşlerdir. (YSTU; 12; 226)

Cemal Madanoğlu, Anayasayı ihlal ettiği için darbe yaptıklarını, yeni anayasa yazdıkları profesörlere: "Profesör Beyler, anayasada 'Devletin dini İslamdır' yazan kanunun altına 'Ezan Türkçe okunur' ibaresi ekleyin." der. Halbuki "Devletin dini İslamdır" ibaresi 1928'de anayasadan çıkarılmıştır. Anayasa ile alakası yönünden ibratemiz bir durumdur. (YSTU; 12; 225)

60 Darbesi ile Cemal Gürsel "Cemal Ağa" diye pek göklere uçurulmuştur. Ancak, Gürsel gece baskını başarıya ulaştıktan sonra bu işe katılmıştır. Genç subaylar onun rütbesinden, mevkiinden istifade etmişlerdir. Gürsel, 27 Mayıs gecesini briç oynayarak geçiren bir adamdır.

...

Eski Demokratların Zeytinburnu'ndan Yassıada'ya tunel kazdıklarına inanmış, inanabilmiş; böylesine iş olur mu, yapılabilir mi, hangi teknik imkanlarla bu tunel kazınabilir, düşünmemiş ve "Hele bir gitsinler bakalım, bir yığın et ve kemikten başka ne bulurlar?" demiş ve kendisi, et ve kemik yığını halinde fani alemi terk etmiş, 219 günlük bitkisel bir hayattan sonra ölmüştür. (YSTU; 12; 226)

NAZIM HİKMET

Nazım Hikmet, gündüzleri ot caket, ütüsüz pantolon ve köylü kasketiyle dolaşır, geceleri burjuvari giyinirdi. Peyami Sefa ondan "samimi bir komünist değil, Bolşevik mankeni" diye söz ederdi.

Pek de okuyan, okumayı seven bir tip değildi. (Şevket Aydemir - YSTU; 12; 258)

19 yaşında (Moskova'ya kaçtıktan iki yıl sonra), Moskova sefirimizin kendisini çağırıp, "Türkiye'ye bir an önce dönmelisin, memleket senden vazife bekliyor. Muallim olacaksın." dediğinde:

"Ben Rusya'yı çok sevdim. Dönmeyi düşünmüyorum. Hem Türkiye'de 30 sümüklü çocuğu okutmayı hiç aklımdan geçirmiyorum." demiştir. (İlhan Davendelioğlu - YSTU; 12; 257)

1923 yılının 1 Mayıs işçi gününde Lenin, etrafına topladığı edip ve şairlere şu öğüdü vermişti: "Bulunduğunuz memleketlerde itimat ettiğiniz, inandığınız yoldaşlarımızdan azami istifadeyi temin edebilmek için, onları mutlaka şöhrete ulaştırmamız şarttır; çünkü, efkarı şöretli insanlara itibar eder, saygı duyar ve inanır."

Lenin'in verdiği bu emrin Türkiyemizde tatbik edildiği ilk insan, hiç kimsenin şüphesi olmasın ki Nazım Hikmet'tir." (İlhan Davendelioğlu - YSTU; 12; 259)

Nazım Hikmet, darmarlarında çeşitli insanların kanı bulunan bir insandır. Gençlik çağı ile birlikte, bunlardan Slavlık ağır basmaya başlamış ve "Verzanski" aile adını almıştır. (Necdet Sancar - YSTU; 12; 254)

Annemle konuşuyorlardı bir akşam, Küba'dan yeni dönmüştü. Oralar için yazdığı şiirleri tartışıyordu, annemle... Karşı çıktı annem kendisine. Kınadı şiirlerini; "Kötü, çok kötü bunlar!.." dedi. Babam direnmek istedi önce. Aksini savundu. Bağırmaya kadar götürdü işi. Ama sonra.. Ama, sonra kabul etti annemin dediklerini. Bu şiirleri yazmasının kendisinin görevi olduğunu söyledi... Evet, babamın şiirleri güzeldir, büyüktür ama, sadece Türkiye'de yazdıkları. Geri kalanlar.. Geri kalanlar, kendisinin de söylediği gibi sadece ruble için. (Mehmet Andaç - Nazım Hikmetin oğlu - YSTU; 12; 263)

Nazım Hikmet, İstiklal Savaşı'nın en güzel destanını yazmıştır. Esasen Kurtuluş Savaşına katılmamıştır. Kurtuluş Savaşına katılmadan Rusya'ya kaçmıştı, orada Rus ajanı olarak yetiştirilmekteydi. (Prof.Dr. Faruk K. Timurtaş - YSTU; 12; 264)

Ben Bursa'da iken, mahkum arkadaşlardan biri komünizmi merak eder. Doğru Nazım Hikmet'in yanına gider ve sorar Nazım Hikmet'e: "Ağabey, komünizm nedir?.." Nazım, cebini göstererek, "Sok elini buraya!" der. Mahkum çekinerek sokar. "Ne kadar para varsa al!" der Nazım. Mahkum alır. İki yirmibeş kuruşluk varmış. Kızıl şair, yirmibeş kuruşluklardan birini ona verir, birini kendisi alır ve "İşte" der, "komünizm budur!.."

Bu hareket mahkumun hoşuna gider, Nazım Hikmet'le laubali olmaya başlar.. Bir gün yine elini cebine sokuverir. Bakar ki, iki elli liralık var. birini Nazım Hikmet'e verir, birini kendi almak ister. Fakat komünist şair kızar, elli lirayı zorla alıp adamı yanından kovar.

Bu hadiseyi dinledikten sonra, "Meğer" dedik, "komünizm ne kadar ucuzmuş!.. Olup olmuşu yirmibeş kuruş!.." (Osman Yüksel Serdengeçti - YSTU; 12; 265)

... Moskova'da gördükleri Nazım Hikmet'i doyurmamıştı. O daha büyük şeyler, daha geniş bir bolluk göreceğini umuyordu, örneğin hiç olmazsa ekmeğin bedava dağıtılacağını sanmıştı. Oysa, tiyatro biletlerini bile yüksek buluyordu. Ve bunu bir radyo konuşmasında söylemek saflığını gösterdiği için paylanmıştı. Yani, bu kadar basit bir konu üzerinde bile serbestçe konuşmak hoşa gitmiyordu. Bütün bunlar Nazım'ın hoşuna gitmiyordu. Ve kendi kendini aldatmış olmak için Rus halkının katlandığı fedakarlığı övüyordu. (Zekeriya Sertel - YSTU; 12; 276)

Oradan Kazakistan'ın başkenti Almaata'ya uçtum. Moskova'ya dönüşte gördüklerimi anlattıkça Nazım Hikmet sevinç içinde hop oturup hop kalkıyordu. "Ne talihli insansın!" diyordu, "Bunları ben bile daha görmedim". Ama ben madalyonun bir yüzünü görmüştüm. Bu parlak görünüşün arkasında halkın kan ağladığını bilmiyordum, bilemezdim. Oysa, 1937'de Özbekistan'da yarım milyon insan Sibirya'ya sürülmüş, öldürülmüş veya hapislere atılmıştı. Özbekler bu acılarını göstermemeye çalışıyorlardı. Bana pamuk tarlalarını, tekstil fabrikalarını göstermişlerdi. Ama Özbek halkının nasıl sömürüldüğünü söylememişlerdi. Bunları Nazım da bilmiyordu. (Zekeriya Sertel - YSTU; 12; 276)

Teknik medeniyetin hamuruna ahlak mayası çalmadıkça dünya mutluluğu elde edilemez!

Ecdadımız, en son Viyana'ya kadar gittiği daha ötesine gidemediği hususu, Orduyu Humayun ile ilgili olup, akıncılarımız taa Berlin'e kadar gitmişler ve Spandau Kalesinden vaktiyle vergi de almışız. Kalenin müze kısmında halktan "Türk Vergisi" alındığı yazılıdır. Bu verginin nasıl alındığı, kimler tarafından gönderildiği vs. Belediyenin gelir hesaplarında (1526-1555; 1566-1568; 1683-1697) yıllarına ait geniş bilgi vardır. (YSTU; 12; 336)

Not: Örneğin (YSTU; 12; 336):
Paragraf sonunda yazan YSTU, Yalan Söyleyen Tarih Utansın'ı; yanındaki 12 vs. cildi; 336 vs ise sayfa sayısını göstemektedir.
Hüseyin Fahrettin ALBAYRAK



 

Osmanlı Tarihi... 

   Acı Sürgünler

   Türklerin Büyük Sürgünü

   İttihat Terakki

   Osmanlıda Kadın

   Fatih'in Gerçek Fetihi

   Enver Paşa Konuşuyor!

   II.Abdulhamid Han

   II.Abdulhamid Han Belgeseli

   Japonya Müslüman Olacakken

   Merhamet Adaleti Aşınca

   Korkunç Hak Kalpazanlığı

   Türk Böyle Yenilir

   Bizdeki İlk Masonlar

   Osmanlı Hoşgörüsü

   Padişahlardan Hazır Cevaplar

   Fatih'in Adaleti

   Mimar Sinan'ın Sanatı

   Tevfik Fikret

   Şeyh Bedrettin İsyanı

   18 Mart Çanakkale

   Yahudi Melaneti

   Ermeni Mezalimi

   Ermeni Mezalim Resimleri

   Tuğralar

   Osmanlı Kronolojisi

   Kuruluş

   Fetret

   Yükselme

   Duraklama

   Gerileme

   Yıkılış

   Osmanlı Vezirleri

   Osmanlı da Kadınlar Saltanatı

   Osmanlı Şeceresi

   Abdülhamid'in Siyonizmle Dansı

Türkiye Tarihi... 

   İnternet Palavraları

   M.Kemalin En Büyük Mualifi

   Yüce Atatürkten Gaziye

   Ama Hangi Atatürk?

   Atatürk Tarafsız Yargıya Karşıydı

   Cumhuriyeti Kuran Gizli Komite

   Bulgaristan'a Satılan Arşiv ve Kaybolan Mirasımız

   Vakıfların Devletleştirilmesi

   Lozan Şaşırtıyor

   Lozan Masasında Yürek Yakan İddia

   Cumhuriyetin İlkyılları ve DP

   Gemilerimizi İngilizler Gaspetti

   CHPnin Okları Anayasa'ya Nasıl Girdi?

   Altı Okun Hikayesi

   CHP Faşizmi

   Türkiye'de Anayasa Hareketleri

   Türk Müziğine Yasak

   Dünya Güzelimiz

   Latife'nin Çarşaf Tepkisi

   Zübeyde Hanımın Vasiyetleri

   Atatürk'ün Dini Hayatı

   Atatürk'ün İnönü Pişmanlığı

   Ata-İsmet Paşa Anlaşmazlığı

   Karşılığı Olmayan Zihniyet

   PKK Peygamber Ocağı mı?

   Özalp Olayı

   Yassıada Roportajı(Eski DP Milletvekili)

   27 Mayıs Darbesi

   27 Mayıs Hayaleti

   A.Menderes'te Söndürülen Sigaralar

   Süleymancılık

   Rejim Rahatsızlık Geçiriyor

   12 Eylül - Kaybolan Yıllar

   Menemen'den 28 Şubat'a

   Demirelli Yıllar

   Turgut Özal'ın Ölüm Nedeni

   ANAP'ın Çöküş Hikayesi

   Sivas Madımak Üzerine

   28 Şubat (Kronoloji)

   İttihat Terakki ve Çağdaş Tarikatler

   Köy Enstitüleri

   Türk Bayrağının Anlamı

   Mehmet Akif Ersoy

   Mehmet Akif Ersoy'un Kabrine Dair

   İlk Meclisteki Ayet-i Kerime

   C H P 1930'larda da Böyleydi

   Sağı Localar Yönetti

   Tek Parti Yılları (Anılar)

Genel Tarih... 

   Haçlı Savaşları

   İngilizlerin İslam Düşmanlığı

   Dersimiz Tarih

   Anadolu Selçuklu Devleti

   Emeviler

   Neşeli Tarih





Kıymetli ziyaretçiler,
12 ciltlik Yalan Söyleyen Tarih Utansın kitabının son altı cildinde kendime göre çok önemli gördüğüm, hulasa şeklinde aldığım notları sizlerle paylaşmak istedim. Elbetteki özet olduğu için okurken zihniniz yorulabilir, bazı konuları yerli yerine oturtamayabilirsiniz. Ben, başlı başına bir başucu kitabı olduğunu düşündüğüm bu şaheserin tamamını okumanızı öneririm. Belki dili biraz ağır, üslubu ise kaba gelebilir. Ancak bunlar dışında tartışmasız gerçekleri aralama gayreti içerisinde yazılmış paranızın karşılığını veren ender kitaplardandır.


özeti oku!



Copyright ©2011 hfalbayrak.com